
Bu kabaklı börekden de sıkıldık dedğinizi duyar gibiyim. Ben de çok sıkıldım ama elimden birşey gelmiyor ki… Sıcaklı geldi geleli cacık ve karpuz ile beslenen bedenim birşey arzulamıyor ki mutağa gireyim. Sürekli bulantı, sürekli isteksizlik. Böyle olunca da ne özel şeyler pişirebiliyor ne de fotoğraflayabiliyorum. Yaşamak işin mutfağa giriyorum o kadar. Onda da en güzel menü yengemin çocukken çok sevdiğimiz için sürekli yaptığı kırmızı pilav (domatesli pilav), karpuz, beyaz peynir, yoğurt hadi bazen de patlıcan kabak fasülye..
‘Beni bu sıcak havalar mahvetti…’ öyküsünün devamı »»»

Çok uzun zamandır ilk defa kendimizle başbaşa vakit geçirebildik.. Her hafta sonu ya eşimin ya benim çıkan ekstra iş programlarımız, anneleri ziyaret etme vakitleri, evde yapılması gereken işler gibi hafta tatillerimizi bölen unsurları bu sefer uzaklaştırmak için çok çaba sarfettik. Ve başardık!
İlk gün altı saat kadar ‘’gelinin en yakın arkadaşı’’ kıyafeti arayıp bulduktan sonra arkadaşlarımızla yediğmiz akşam yemeği ve keyifli espessonun ardından yorulmuş ama yüzümde huzurlu bir gülümseme ile kanepeye uzandığımda kendimi gerçekten arınmış hissediyordum. Sabahın erken saatlerini kalabalıklar ardında garip bir sakinlik bulduğum Eminönü’nde annemle türk kahvesi içerek geçirmemin de bu arınmaya etkisi olduğu apaçık ortada. Yine de altı saatten sonra kazanılan zafer de mutluluğuma mutluluk katmadı değil.
‘Tatil’ öyküsünün devamı »»»

Bahçemizdeki gül ağacından anlıyorum bu sene baharın birtürlü gelmediğini. Geçen sene Hıdrellez için dileklerimi asabildiğim gül ağacı bu sene tohumlarını geçen hafta verdi yüzlerini ise bu sabah ilk kez görebildim. Hala işe giderken sabahları üşüyor öğlene doğru ancak ısınabiliyorum. Henüz çimleye yalınayak basamadım, yol kenarlarında da papatya göremedim ama mayıs ayının ortasına geldik diye hayretler ediyorum. Doğumgünümde okul kırıp İstanbul’da havuza girdiğim günleri düşününce de bu sene havalarda bir terslik olduğunu gün gün yaşıyorum.
‘Kış’ öyküsünün devamı »»»

Herkes gibi benim de kaçıp gitmek istediğim zamanlar var hayatımdan, sorumluluklarımdan en çok da kendimden…Çaresi olmadığı yatıştırıcı, hafifletici alternatif tedavisi de olmayan mutluluk hastalığım ile tarfsiz mutsuzluklara sürüklediğim hayatımdan kaçıp gidesim… Mutluluğu, ait olduğu insanların mutlu olması zanneden zavallı ruhumun kaçıncı direnişi bu başı belli sonu belli oyunlara bilmiyorum.Yağmur yağdığı zaman damlalardan korunmak için açtığım şemsiye gibi, soğuktan korunmak için taktığım atkı gibi ruhuma da dur demek korumaya almak istiyorum ama öremediğim duvarlarım siper olamıyor başkalarının acılarına…
Bugün, anneler gününü sabahtan akşmaa kadar birlikte geçirdiğimiz bahçedeki o güçlü kadının yanında olmak, kendimi yenileyip korumayı öğrenene kadar da hayatın bana getireceklerine dur diyebilen annemin yanında hatta karnının içinde minik bir bebek olmak istiyorum. Ama yarın gitmek zorunda olduğum bir işim hatta mutluymuş gibi görünüp kutlamak zorunda olduğum bir doğum günüm var. Hayat eğer yüzyüze bakmak istiyor isek; birbirimize asla sırtımızı dönmememiz gerektiğini öğretmişti bana oysa… Eğer yüzyüze bakmak istiyor isek… Oysa…
Ben yine rakı şişesinde balık olmak isteyebilir miyim?

Günler günleri nasıl da kovaladı, nasıl yine bir Hıdrellez gedi bu sefer gerçekten anlayamadım. Geçen sene bu zamanlar Hıdrellez’de gönlümün en temiz yerinden geçirdiğim dileklerimin nasıl da gerçekleştiğine üzerinden tam 1 sene geçtikten sonra anlayabiliyor, hazmedebiliyorum. Koca bir sene… Geçip gidenlerin yanına koca bir sene daha eklenmiş ömrümden.İnsan dönüp baktığı zaman nasıl da farkediyor zamanın getirdiklerini, götürdüklerini… ‘Hıdrellez’ öyküsünün devamı »»»

GAMSIZ HAYAT
Sormayın neden bu durgunluğum
Görmeden kuytu yaralarımı
Sormayın neden bu huysuzluğum
Bilmeden saklı duygularımı
Çok mu dertsiz duruyorum uzaktan bakınca
Çok mu kalender sandınız dert anlatmayınca
Gamsız hayat, herkese başka sunar garip oyunlarını
Gamsız hayat, herkese başka kurar kahpe tuzaklarını
Gamsız hayat, herkese başka sorar geçmi hesaplarını
Gamsız hayat, herkesi başka yorar görmez gözünün yanı
Sanmayın biter bu durgunluğum
Sarmadan kuytu yaralarımı
Sanmayın biter bu huysuzluğum
Açmadan saklı duygularım
Çok mu güçsüz duruyorum derdimi paylaşınca
Çok mu çaresiz dersiniz dertten ağlayınca
Söz: Aylin Atalay
Candan Erçetin

Bugünlerde kendimi duygularımı aldırmış gibi hissediyorum. Görüyor duyuyor yaşıyor ağlıyor gülüyorum ama sanki hepsi bittiğinde geçip gidiyor beni terk ediyormuş gibi…
Yazdıklarımı okuyorum çokça ama sanki bunları ben yazmamışım gibi…
‘Buralardayım…’ öyküsünün devamı »»»

Yaklaşık beş haftadır cumartesi günleri akşama kadar çalıştım. Altı gün çalıştıktan sonra insan pazar günü ne yapacağını şaşırıyor doğal olarak. Biraz uyuyayım derse hafta sonu kahvaltısını, haydi fotoğraf makinesi ile deniz kenarına dersem de uykuyu kaçırıyor insan. Metabolizmanın istediği doğal dinlenme ile ruhun istediği tatmin sırada beklerken evde miskinlik yapayım, giymediğim kazaklarımı ayırıp ihtiyacı olan birine vereyim ya da dayımı özledim bir kahve içmeye gideyim gibi istekler de sıralanıp sıralanıp bekliyorlar ardımda.
‘Zamanda Geriye’ öyküsünün devamı »»»

Pazartesileri meşhur sendromuyla, Cuma gününü neşe ve enerji ile tanımlarız ya hani… Pazar gününü tanımlamanın tek yolu bence börek ve kısırdır! Uzun süre ortada duran kahvatı sorfası kalktığı gbi önce bulgur sıcak su ile kabarmaya bırakılır, ardından börek döşenmeye başlanırdı bizim evde. Börek fırına verildiğinde en taze maydonozlar, soğanlar ayıklanır, yıkanır ve özenle kesilirdi salça ile renklendirilmiş bulgur için. Lezzetli bir zeytinyağ, bol kırmızı biber, limon derken fırından o güzelim tereyağ ve süt kokusu gelmeye başlandığında da çay demlenir, altı kısılıp lezzetli yaprakların suya bırktığı kokunun içinde hayallere dalınırdı. Annem ev sevdiğimiz peynirli böreği yapardı bize, ama arada yaptığı bol acılı ıspanaklı böreği de koca bir bardak ayran ile yedikten sonra Pazar siesta’sı yapmak gibisi var mıdır?
‘Pazar günleri’ öyküsünün devamı »»»

Bazen sırf sorunluluktan giriyorum mutfağa, sadece karnımı doyurmak üzere yemek yapmak için, bazense mutfağa girişim bir şölen oluyor benim için. Eğer gündüz giriyor isem mutfağa laptopumu da alıp hemen itunes’umdan güzel bir playlist hazırlıyorum kendime. Çoğu enerjik, hatta ara sıra yemeği bırakıp da dans ettirecek cinsden. Eğer akşam ise de buzdolabımın üzerindeki minik radyodan çoğunlukla Joy FM’i eğer mutsuz isem de Melon Şapka’yı açıp kendimi 2-3 saatliğine kaybediyorum mutfağımda. Bazen umutsuz, bazense yalnız hisseder ya insan kendini hayatta, belki de bu noktada üretmek bana iyi geliyor bilmiyorum, ama önce kileri,ardından buzdolabını açıp varolan malzemelerden birşeyler uydurmak, pişirmek ve fotoğrafamak her aşaması ayrı keyif veren bir süreç benim için. Ben mutfağımı çok seviyorum, aynı evlenmeden önce annemin mutfağını, en yakın arkadaşımın mutfağını sevdiğim gibi.
‘Ratotouille’ öyküsünün devamı »»»
YORUMLAR